Sen Kimsin Be Gardaş?!

“Ben mi? Ben Baflıyım. 74’te Güzelyurt’a taşındım, hâlâ alışamıyorum. Denizin yanındaydık ya mevsim bile başkaydı, burada rüzgâr bile değişik, nereden eser bilmem, eskiden denizden eserdi. Burada ne kökümüz belli, ne dalımız, düşün sen hangi köşede kim oturur, hangi sokak seni nereye götürür bilirdin… Ne oldu şimdi?! Hâlâ birbirimizi doğru dürüst tanıyamıyoruz, herkes bir yerden gelmiş, ağaç gibi söküldük yani, başka yere ekildik. Bekle ki o koca ağaç yerini sevecek kökü tutacak da dalına su verecek… Önce yapraklarımız döküldü sonra yavaş yavaş belki köklerimiz toprağa gömülünce alışırız diye düşündük… Ama ne oldu? Öyle bir yer ki burası analarımızı babalarımızı Lefkoşa’ya gömüyoruz, neden mi? Diğer tarafta aileden çok mezar bıraktık ve korkuyoruz, altımızdaki yer kaygan çünkü… Kırk senedir verilecek denilen bir yere nasıl ısınabilir, nasıl ayağını sağlam yere basabilir ki insan? Kızımın kocasını vurdular savaşta, buraya geldik 4 aylık çocuk da kucağında… Bir aylık bağladılar, genç kadın bir çocukla ne kadar yaşayabilir ki? Yaşadığı travma zaten yeterdi, o duygu açlığında buldu birini evlendi, ne oldu işte mutsuz oldu; hangimiz bu adada mutluyuz ki sen söyle…”

“Ya sen nerelisin?” diye sordu, “Polemityalıyım” dedi karşıdaki… “Oranın zenginiydik, kimse bu soruyu sormazdı bana, herkes bizi tanırdı… Şimdi bizim bahçelerde işleyen işçinin fabrikasında çalışıyorum. Ayıp değil çalışmak ama bir de bu ‘sen nereden buldun’ sorusunu soruyor insan! Ayaklar baş oldu bu savaşta, başlar ayak. İşini bilenler öyle bir kıvırdı ki dansöz gibi, işte bu hâllere düştük; bir valiz koçan var evde, binlerce de puan. Hepsini bu hükümet verdi, güya oradaki malım kadar bana buradan mal verecekti. Hani? Babam marazından öldü, annem ağlaya ağlaya kör oldu, bu anlattığım Yeşilçam filmi değil ha! Bu halk bunları yaşadı ve hâlâ daha yaşıyor, ben de o küçücük evde senelerce bekledim, bu iş bitecek, hak yerini bulacak dedim de puanların olduğu valizi bile koyacak yer bulamadım, yatağın altında duruyor… Bazen şeytan ‘al şu valizi, aha yollar açıldı, geç öteki tarafa da bittiği yerden kopsun’ diyor. Ama aklıma savaş geliyor. Ne için savaştık? Aha yok olmayalım, eşit haklara sahip olalım, sağlam bir anlaşma olsun, hiç olmazsa çocuklarımız savaş görmesin diye. Boşuna mı öldük, öldüründük yani bu kadar sene? Biraz daha sıkalım dişimizi, biraz daha derken aha gördüğün gibi 40 seneyi doldurduk. Sana söyleyeyim biz biraz da ahmak çıktık. Adam buradan dünya kadar mal aldı çok az şeyi varken, gitti o taraftakini de sattı; bunların çoğu onun için barış istemez. Üç badem ağacına deniz kenarında arazi tutan var baştakine yakın olduğu için… Kolay mı bu ülkede yaşamak?”

Kahveci masaya kahveleri bırakırken güldü… “Ma daha neyi gonuşursunuz be arkadaşlar, atı alan Kıbrıs’ı geçti be! Avrupa’da… Siz de daha uyuyun. Ben dört kere göçmen oldum, her savaşta bir yere taşındım, nereli olduğumu bile unuttum artık, sorana aha buralıyım derim… Alışamadınız daha, bu memleket savaş memleketi, buradaki insanlar, o tarafta da, bu tarafta da hep eğreti, ot gibi… Durmadan birinin aklına eser, savaş çıkarır, o esen rüzgârla oraya buraya savruluruz. Bazılarına da yaradı tabii, bal tutan parmak yaladı işte! Orada oturan da Lefkoşalıdır; dağda askerlik yaparken soğuğundan, yılanından anası ağladı, o ne kazandı? Hiç. Ötekinin ailesinde de dört tane şehit var, bir ailenin kökü kazındı yani! Da ne oldu? İşte ona bakmak lazım. Senelerce uğraş, didin, savaş da, söz hakkın bile olmasın bu memlekette; güya devlet kurmuşlar, kimin eli kimin cebinde! Kanun varmış ülkede! Ne yapıyor, ilk önce hükümet uymuyor kanuna… E imam böyle yaparsa beklediğiniz nedir, hangi yasa uygulanıyor ki doğru dürüst? Dün koyduklarını bugün bozuyorlar. Kaç tane çocuğunuz var ve kaçı kaldı bu ülkede, kaç tanesi dışarıda, kaç tanesi kaçmayı düşünüyor geçirilen bu kanunlarla artık burada yaşanamayacağını görerek? Onlara verilecek maaşa bakın! Kime yeter bu pahalılıkta? Onu hesaplayın da sonra konuşun… Eski hesaplarınızı da sinek sıçmayan yere yazın artık da, birileri belki gün gelir, kaale alır sizi… Bırakın o tarafta bıraktığınız malı mülkü da, artık biraz da bu tarafa bakın yahu…” 

Herkes birbirinin yüzüne baktı ilk defa görüyor gibi, sonra bakışları sokağa çevrildi. Kapının önünden önce bir Pakistanlı, sonra bir Bulgar Türkü, Türkmenistanlı ve sonra da 4-5 Rus kızını çarşıya götüren bir adam geçti; sonra da kir pas içinde işçiler geçti sömürülmekten yorgun, yarım inşaatların yolunu tuttular ev diye… Bitti derken senelerdir burada yaşayan Türkiyeli muhtar köşeden eşgerdi, kapıdan geçerken durdu, herkes elini kaldırdı, ona “merhaba” dediler. “Arkadaşlar, otobüs tuttuk” dedi. “Yarınki miting için. Arabanız yoksa çarşının oradan kalkacak, göreyim sizi, ihmal etmeyin. Bunların yanına bırakırsak, protesto etmezsek yaptıklarını, daha da mahvedecekler bizi.” Herkes başını salladı, gözler karardı tekrardan, “al işte” dedi biri. “Çektiklerimiz yetmedi, hâlimize bak yahu! Bu ülkenin kaderidir galiba! Devamlı savaş hâlindeyiz, biri bitmeden öteki başlar. Onun için fırsat bile bulmuyoruz birbirimizi tanımaya. Bizim bakan çıkaretrafa bakar, buparalar nereye gittidiye fukara halkasorar,bulamayınca da memurdanemekliden keser. Ne mersedese bakar, ne villalara, ne da kimin nesi var…Öyle birmemleketteyiz ki hiçbir zengin kâr etmez hepsi zarar ederler.

Derken üç Rum arkadaş girdi kapıdan… “Al işte” dedi adam, “bunlar da bizim ötekiler. Yanniyle Nikoli, sonra da sınırda askerler bekler, memlekette savaş hâli…” Kahveci yine güldü uzaktan. “Kafayı yorma” dedi. “Bu ülkede yaşıyorsan, olağan hiçbir şey bekleme; her şey olağanüstü…” Ağlanacak hâllerine güldüler… Rumlar baktı gülümsüyorlar, içleri ısındı sıcak karşılamaya, “yıa sas” dediler, selam aldıklarını varsayarak… Kahveci kahkahayı bastı. “Hade iyisiniz gene” dedi. “Bunlar evet dediydi referandumda, bunlar bizdendir…” “Bizden olmayanı mı kaldı” dedi biri ağzının içinden homurdanarak. “Bir tek biz bizden olamıyoruz bir türlü, herkes başka takımdan”. “Demokrasi var” dedi kahveci. Kahvedekiler ters ters baktı. “Ne o?” dedi birisi, “yemek adıysa bu adanın geleneğinde yok! Bizim eve hiç giremedi ne hâlse. Hiç pişiremedik, ya tarifi iyi yerden gelmedi, ya da baştakiler beceremiyorlar… Göremediğimizi bırak, yiyemiyoruz, üstelik sindiremiyoruz da o demokrasi dediğini bir türlü, ne askerin haberi var bundan, ne polisin, ne de yukarıdakilerin.” Yandaki lafa atıldı. “Biber gazı satışı patladı haberin yok mu? Bütçede ona iyi para ayrıldı listede ithal edileceklerin en üstünde o var, hapishaneye de kırmızı halı sermişler, bizi bekliyorlarmış. Ellerinde de sadrazam sucukları varmış, ağırlayacaklarmış bizi…” Gülüştüler. “Bir şey değil” dedi öteki, “Vuvuzela dükkânları açılıyor yakında, Afrikalılar en erken bir zamanda gelip buraya dükkân açacaklarmış. En ücra köşeye kadar, herkes yana yana arıyor, bulamıyor. Haber aldılar, talebi karşılayacaklarmış”. Diğeri atıldı yan taraftan geyik muhabbetine katılarak. “Kooperatif de batırılan ayakkabı fabrikasını açıyormuş; haberiniz var mı, çizme imal edecekmiş tekrardan… Talep çoğalmış, malum, çizmeyi ayağına çeken mitinge koşuyor” dedi gülerek. “Ulan” dedi diğeri, “ne güneşler batıyor bu adada da bazı güneşler bir türlü batmıyor. Koca ayakkabı fabrikasını bile batırdılar… O tarafa geçtiğimde şaştım kaldım. Bata ayakkabı fabrikası kırk senedir hâlâ ayakta. Adamlar fabrikalarını koruyacak yasalar geliştirmiş liberal ekonomide, düşün sen! Avrupa’da olmalarına rağmen… Bizimkiler bırak fabrikaları, bize ait olan elektrik kurumunu, telekomünikasyonu, Ercan havaalanını satmaya çalışıyorlar. Sonra da devletmişiz. Dur bakalım, daha bizi kimler satın alacak haberimiz olmadan. Böyle oturup sesimizi çıkarmazsak, gün gele hiçbir şeyin sahibi olamayacağız ve hep bir sahibimiz olacak… Yahu yılbaşı ağacındaki lambalara döndük. Çat gidiyor, çat geliyor elektrik. Hususi yapıyorlarmış diyorlar. Aha doğru dürüst çalışmaz, satalım da doğru dürüst çalışsın!” Yan taraftaki, “KTHY’yi da böyle batırmışlardı. Şimdi bilet paralarına bak” dedi sinirle. “Yarın bunları da satsınlar, çocukken kibrit kutusundan ip geçirerek telsiz telefon yapardık ya! O hâle düşeceğiz pahalı olunca…” Nostaljik takılana öteki de katıldı. “Evde antika diye tuttuğumuz gaz lambalarını çıkarıp parlatalım da lüzum edecek galiba…” dedi. “Faturalar elimizi yakıyor, daha da çok yakacak” diyerek kahveci lafa son noktayı koydu. Sonra sordu: “Duydunuz mu akşamki patlamayı?” “Yok” dedi herkes. Birinin evine molotof atmışlar yanlışlıkla, dipteki evin oğlu kumar oynamış, borcu varmış, yanlış evi bombalamışlar. Adamın ne arabaları kaldı, ne evi! Suçsuz günahsız, kimi kime şikâyet edeceksin, memleket mafya… Kahvedekilerden biri şaşkınlıkla “nasıl olur” dedi. “Hani bizimkiler kumarhaneye giremezlerdi…”. “Sen öyle zannetmeye devam et” dedi kahveci. “Ve bak işte, tekrar başa döndük. Bu memlekette yasayı hükümet uygulamazsa ne bekliyorsun yani…”

Hepsinin içi kararmıştı bu konuşmalardan. Uzun bir “aman” çektiler, bazıları ofladı. Kahveciye dönerek, “şu televizyonu aç artık da usandık. Tek bir güzel şey kalmadı bu memlekette, bari başka konuya bakalım” dediler. Kahveci eline komutayı aldı ve düğmeye bastı. Herkes gözünü televizyona dikti, haberi veren arkadaş, o ifadesiz yüzle kahvedekilerin gözünün içine bakarak konuştu: “Türkiye başbakanı Erdoğan Kırgızistan temaslarının son gününde Kıbrıs’ta yapılan son mitinglere değinerek bazı açıklamalarda bulundu… Kıbrıslı Türklere hitaben, sen de kimsin” dedi. Ve haberci kahvedekilerin yüz ifadesini görmeden habere devam etti. “Erdoğan, Kıbrıs’ta son günlerde provokatif eylemler yapılıyor, güneyle ortak yapılıyor bunlar burada yönetimin de duyarsızlığı var. Hakları yoktur. En düşük memurları on bin liraya yakın para alıyor. En düşük maaş böyle! Beyefendi bu maaşı alıyor, bir de bu eylemi yapıyor utanmadan. Üstelik on üçüncü maaş da alıyorlar ve Türkiye buradan çek git diyorlar. Sen kimsin be adam… Stratejik olarak ilgiliyim ben Kıbrıs’la, Yunanistan’ın ne işi varsa benimki de aynı. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır biz onları desteklerken… Bu yaptıklarımızın karşılığının olması gerekmez mi? Türkiye aleyhindeki eylemlere 28’inde yapılan mitingle zemin hazırlanması kabul edilemez.”

Herkesin ağzı açık kaldı… Birileri kendilerinden bahsediyordu yanlış bilgi vererek, onları aşağılayarak, üstelik kimsin be diyerek de soruyordu… Bir anda kahve paldır küldür başlarına yıkıldı, tanınmamış olmanın acısı daha da battı, çoğaldı. Tüm yaşamları bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçti bu soruyla… Birbirlerine baktılar, yüzleri sinirden sapsarı kesilmişti. O kadere isyan bir o kadar daha büyüdü içlerinde… Bir dakikanın içinde, ne yeşil kaldı, ne mavi ne al; tüm renkler silindi. Zaten gözleri kararmıştı son günlerde… Daha da karardılar…

Yayın Tarihi: 

Pazar, 13 Şubat, 2011