Yüreğimdeki Kuş

Yazmaya dair-

Bu son yazının gönderildiği günden başlayarak her geceye adınız yazıldı… Karanlığın o korkunç, bitmeyen savaş hâliyle, bilinmeyen sonun gizemi nasıl düşmüşse bu adanın üstüne ve doğan bir yıldız noktayı koyup gülümseterek nasıl aydınlatıyorsa ümitle… Öyle bir ışık ve renk kattınız hayatıma. Belki de bin rivayetle süslenen o Baf’taki Gâvur Taşı gibi kendi denizimin içinde sessizce yatmaktı hayalim… Tüm mevsimleri yaşamış/yaşamamış biri olarak, yazdıklarımın çoğunu silmiştim gereksiz diye; son yazdığımı da belki de yaptığım bir küçük hatayla kader sildi… Belki de beni ikaz etmek istemiştir yazmamam için. Ama kadercilik oynamak istemiyorum artık, çünkü yazdığım hiçbir şey, siz okumazsanız, bana artık eskisi gibi zevk vermeyecek bilirim…

Bir nefesle kendimden çıkıp yüreğimdekilerle savruldum. Ağaçtan dökülen yaprağın dala döndüğü görülmüş müdür, ya da yarattıklarınızın size? Doğduğunuzda adınıza karşı duramazsınız ama geleceği değiştirmek için belleğinizde sıra bekleyenler var ve bir yerden satır başı yapıp başlamalısınız ki adını koyduklarınız devam etsinler... İnsan, gailesi varsa, sadece kendini yaşamıyor… Hayatınızda akbabanın ölmesini beklediği çocuk gibi, sizi irkilten kareler var ve nedense kendinizi hep o çocuğun yerine koyarsınız midesini düşünen akbabanın değil! Hâlbuki tek bedende yaşıyorsanız her şey sorusuz, cevapsızdır uzun birliktelikler gibi; değiştiremediğiniz şeyleri kabullenip sorgulamaz, duygularınızı yıkar, katlar ve içinize tertiplersiniz… Yaşadıklarını okunmayan bir muska gibi görünmeyen yerlerine takanlar, kötülükten korunacağını sananlar var bilinmeyene razı… Hayat gaile çekene zor… Yüreğiniz türküler söylerken bir köpek ulur ve aşkın nağmesi bozulur…  

Bir süre size yazmaktan vazgeçerek hayali bir dalgayla denizin dibine battım ve denedim kaç dakika, kaç saat, kaç gün dayanabilirim diye ve fark ettim ki vurgun yemişim… Duygularım felç geçirdi. Araftaydım, cennet cehennem seçenekti… Yazmak bir kıpırtı başlattı, beni karşınızda bulmak sevindirecek diye… O sesle içimden bir kuş sürüsü kalktı ve çok yükseklere kondu erişemeyeceğim… Söylemek istediğim, intihara yatkın bir kuş var elinizde… Kanadını sökerek ucundan akan kanla, canla yazıyor size çünkü biliyor ki ölecek, göçmek istemedi haber vermeden... Yalnızlıktan usandı, inadı kırdı, avucunuzun sıcaklığına sığındı ve yüreği çırpınıyor korkudan siz yankılandıkça… Bilmem anlatabildim mi? Tüm yazılanlar mirastı, kendini öldüğünde bile sevdirmeye çalışan, karşılıksız bir aşktı… Edebiyatta yeri olmayan bir şiir kafiyesiz, bazen de bir öykü, yeri zamanı belirsiz ve onu hep nefes almadan okumayı denemelisiniz, öyle yaşanmıştır çünkü… Soluğu kesilene paragraflar konmuştur araya, bağlamaya gerek duymadan, yüreğiyle okuyan zaten bağlanacaktır… Cahil insan sözünün kesilmesinden korkar, bir nefeste anlatır ve sevginin soluğuna saklanır söylenmek istenen…

İnsan kendini yazmaya başlayınca duramıyor… İçinizdeki fay hatları kırılmış, çatlamıştır; aralarda ismi konmayan bir hayat yaşanıyor sonu belirsiz ve insan var olmadan yok olmak istemiyor… Kelimeler savrulur gönül bahçelerine, bin mana türer ve içine giren kendi oyununu oynar sizinle… Onu kaybeder veya kazanırsınız. Duvarlar koymuşlar, siz de koyarsınız… Ama yazmaya başlayınca fark edersiniz ki duyguların önünü kimse kesemez… Her zaman bir hayal edilen vardır, illa ki aşk değil işte ve illa ki aşktır yazılan ama sizi ne kadar çoğaltabilir ki? Kötü ve uçtur bazen, kıskançtır, kısa saatlerde şehvetle bitebilir, gereksiz kıskançlığı paylaşmamayı, hatta kavuşup kanıksamayı öğretir aşk… Tescillidir insan, tüketir. Bu öyle bir şey değil işte! Yalnızca özlenmek istemek belki ya da yalnızca konuşarak dokunmak, birinin yüreğine sokulup da yalnızca bakmak ve çok ufak olsa da bir yer etmek kendine, bir kenara konarak…

Şiiri gözle yazıp, ilahi okurken, içinizden savurduğunuz o yalnızlığın (Ah)ı anlatabilir mi sizi? Korkunun bile bir müziği var eşlik eden… Bedeniniz tüm renkleri aynı anda kullanıp çalan bir enstrüman olmalı, yüreğiniz ebemkuşağı, yağmuru beklemeden duasız çıkan… İnsanları başka türlü kucaklayamazsınız. Duyguların ömrünü uzatmak, öldükten sonra nefes almak ve belki de başka bedene kâr kalmak arzusudur yazmak. Kararan gözleriniz yaşamınız boyunca içinize bilenmiş, filizlenen her şeyi yüreğinizden biçerek kanatlanmıştır… “Eğer dünya tozpembe olsaydı kara gözlerini nereye koyayım” demiş size birileri… Ve siz kendinizi koyacak yeri bulamıyorsunuz hâlâ…

Buruşmuş kâğıtlarla bezenmiş gül bahçesinde, dikenli mısralara duvağı takılmış… Tellerle parçalanmış küçük bir gelin gibisiniz. Berbat bir hayatı kesip biçiyorsunuz mutluluğu umarak… Her gece, beyaz güvercin bir sayfa, umutsuzluktan ıslanarak düşüp ölüyor gözünüzün önünde… Düz bir yüreğin çizgisini bozacak satırlara ihtiyacınız var… Sivrilen hayatın ucu açılıyor, kalem olup yüreğinize batıyor ve cahil kaldığınız her duyguyu dürterek, hasreti de eriterek üstüne akıyor… Savaştan çıkanlar, ölmeyip yaşadıkları kargaşadan kendi seslerini duyamıyorlar… İnsanların anı ölecek gibi yaşaması, bir günlük doyuma razı bedenlerinin suyunda duyguları boğuyor… Ve o ilahi aşka vefasızlığın gailesi bile size düşüyor nedense... Nefesini bilmediğiniz insanların soluğu harcı eritiyor, duvarlar yıkılıyor… Bir parmak bal ve bir arının ömre bedel iğnesinde dönen taş plaktan çıkan tiz ses “Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok” diyor canhıraş… Cam bebeğiniz kırılıyor, ifadeler yüreğinizi kesiyor… Geçmişle geleceği karıştırmışlar, yapraklar yıldızlardan dökülmüş… Gülümsersiniz bin gül açar… Ve siz dinlediğiniz şarkının makamını bile bilmezsiniz yüreğiniz çalıp oynarken…

Paydalara ayrılmış hayatınız, yarım bir adada bölünmüş kimliğiniz ve belirsiz geleceğinizle tüm ilişkilere hasretsiniz ve tüm savaşlara gebe… Neden adamakıllı yazdığınızı sorarlar, anlatamazsınız… Buna soyunanlar, yoldan geçenlerin bakıp da görmesini, görüp de sevmesini istiyorlar… Bir gövdede açan allar-güller çiçeği gibi giyinirler renk renk belki… Ve tohumları kendiliğinden düşer sanki, toprağı serinletmek için savrulan suyu içerler hep tüm heyecanlarının üstüne… Yazarak birleşen renklerin, şiirlerin, yazıların, öykülerin ömrü gece yarısına kadardır, ayağının izini bir simli yıldıza bırakan gider… Prens yoktur, kimse de öpüp sizi uyandırmak istemez… Çoğu kez yazdığınız rüyalarınıza girer, normal bir hayatı hayal edersiniz…

Ömür geleneklerle hep ödünç şarkılarda yaşanmaya devam ederken… Herkesin bu da benim olsun dediği bir tane vardır; ama sokaklarda körebe oynarken tuttuklarıyla yaşarlar hayatlarını… Kem gözleri yakarak zeytin yaprağına kıyarlar, hâlbuki hiç kimsenin yaşamayı istemediği bir hayatı yaşıyorlardır… Özleri kapı önlerinde/n bir demet molohiyadan ayıklanmış, sap kalmışlardır… Kör olası bir cumhuriyette hürriyetleri kırpılmış, yıldız yapılmış, sokaklara asılmıştır… Pamuk ipliğine bağlı durmadan kopan yaşamlarını acemice düğümleyerek bir gergefte işleyip duvarları örterler… Yaşadıklarını bile kanıtlayamamışlardır daha… Dudaklarını can kırmızı boyayıp, kendini büyütmek isteyen, rüştünü ispat etmek için öldürünen sübyan kız/oğlan gibiler, ilgi/sevgi peşinde… Ama biri gözlerinin içine dikkatlice bakınca, içlerindeki çocuktan utanırlar…

Bu geleneksel oyunun yazarı belli değildir. Biri yanlış yazmış ve hep yanlış oynanmıştır. Acemilikten duygularını vuranlar, kalanla yaşadıklarını sanmışlardır. Saçlarına ak düşmüş kocaman yürekleri, yaşayamadıkları aşkların tarihini anlatır hep... Her paragrafın altında bir nakarat var imzası savaştan… Hep gaipten gelen bu sesin tekrarıyla soyunup giyindiler, hayatlarına mandalla erken kuruyan gülümsemeler takıldı… Güzel deseniz inanmazlar, çirkin deseniz huysuzlaşırlar… O kadar sevgisiz ve kısır yaşamışlardır ki yeleleri sinirle havalanan doru kısrağa benzerler, koşamayacağını bildiği hâlde şaha kalkan… Çünkü tüm ömrünce konan barikatlardan düşmüş ve bir yerlerini kırmışlardır, onu ta baştan küçük bir çocukken vurup öldürmüşlerdir zaten… Bundandır, surlara bayrak olma isteği, hep aç kalan bir şehvetle bir yeri zapt etme arzusu var yüreklerinde. Çünkü kendi bedenlerinde zapt edip de yaşayamadıkları o kadar çok şey var ki!

Hangi duygu ufka sığmış ki yazarken kaplayan kara buluttan eram bularak… Siyahta gönlü olmayan o üstüne atılan kara çarşafa isyan eder hep… Altına rengârenk gül işli dişi danteli inada giyer ve teyelindeki yazıya işler tarifini. “Her şey o kadar naif ki elle yıkamalı, yüreğe asmalı ve sevgiyle kurutmalısınız”... Nokta… Sonrası, aralıklardan hüzmeyle sızan ışıkta, sıcağa toplanan duygularla kelimelere döner. Benliği örten ten, bin öykü ve bir elin gezerek dokunduğu bedendeki her tel büyüyle başlayan bir müziğe döner… İnsan kendini yaratmak ister tekrardan… Çünkü aşkı, sevgiyi unutmuş, hep korktuğu ayrılığı yaşamıştır ömrünce ve bir sihirbazın fısıltısıyla gecede reenkarnasyon başlar… Bir medoş lalesi döner hayata, dağın ardındaki ovada saklanır veya koparılan orkidenin kökündedir kaybolma korkusu… Ama en çok da minicik cıvıl sarı göbekli bir papatyadır sıkıca köklerini toprağa salan. Her şeye ilaç olmak ister ama sevilip sevilmediğini öğrenmek için devamlı parçalanmaktadır…

Sevgisizliğe, umarsızlığa, yok sayılmaya savrulan bir hayattır yazılan… Zayıflığını kimse bilmesin, tüketilmesin diye ömrünce sevda çiçeğini koparmış, yazılmamış, okunmamış, sonu belirsiz romanının arasına koyup, ezip kurutmuştur… Ve rüyada vuslatı yalnız yaşayarak, amip gibi bölünerek, içindeki yalnızlığa doğmuştur her gün… Yarasa kollu kara geceyi giyerek karanlıkta uçan bir kuş el yordamıyla nereye kadar uçabilir ki? Ket vurulup kurutulan hayal bahçesini sulayabilir mi küçücük gagasıyla? Modern bir resme yaşadıklarınızı çizebilir, üstüne kuş kondurabilir misiniz!? Kaç kişi durup düşünür önünüzde ve şekle ne kadar uzun bakabilir ki yüreğinizin sesini duyacak kadar size yakın değilse? Her sabah uçan bir kuşun sevindiğini nasıl anlayabilir ki insan yüreğinin nasıl attığını duymadan, gözlerine bakmadan?

Ömür boyu aranan, bedeninizden kaybettiklerinizi kaale almayacak, sizi şekildeki gibi görmeyerek ruhunuzu sevecek birini bulmaktır... Ve aklınızda yatanı söyleyemezseniz duygularınız başka bir yaşamda soluklanmak için mahremiyetin yorganının altına saklanır, kimse kaldırıp altına bakamaz… Ve insan böyle kendini anlatabilecek ve anlayabilecek birini bulduğunda duramaz artık. Kapıların önünden, insanların gözünden topladığı çöplerle kendine kelimelerden bir yuva kurar, tüm objeler kanayan hücrelerinden kanada akar… Yaşadığınız kördüğüm yaşamın ipliğini hayatın motifine utançla işlerken, yanağınızın çukuruna ekilen düşünce sizi kızartır. Kanadını isteyerek kıran, yere düşen ve bir insanın avucuna sığacak kadar küçülen bir kuştur insan. Yüreği korkudan çırpınır ama usanmıştır yalnız yaşamaktan… Tekdüzeliğe yayılan hayattan duygular havalanır, apansız başlayan kasırgayla kelimeler sağa sola savrulur, toplayıp içinize dönemezsiniz artık… O tok, soğuk ölümcül ses o kadar yaklaşmış ve büyümüştür ki, ölüm kulaklarınızda çınlar… 

Günah çıkarma zamanı gelmiştir… Aşk hep hayatınıza kısa kalır ama yine de yaşarsınız. Bir yüreği dinlemeden, anlamadan, anlatmadan nasıl yalnız kendiyle yaşayabilir ki insan? Eğer biri sizi kendinizle konuşmaktan vazgeçirmişse, artık yaşadığınız hiçbir şey o yazdığınızı okumazsa size zevk vermeyecek. Gözleriniz dalgalarla çarpışmamak için sığ bir yerde saklanabilir ve orada ölebilirsiniz de... Ama seviyor, seviliyorsanız, bir gel git olayındaki denizsiniz, o dalgaya her yazdığınız duygu geriye çekildiğinde yüreklerdeki kumlar ıslanır… Satırlarınıza kök salanlar üzerlerine sıçrattığınız damlalarla büyüyor, gülüyor, ağlıyorsa ve nefesiniz yelkenlerine rüzgâr doldurup sürükleyip çekebiliyorsa onları içinize doğru… Yaşayabilirsiniz… Yazarak, büyüttüğünüz sevgiyi insana akıtamazsanız neye yarar ki?!… Tarihi geçmiş günlerde, miadı dolmuş birlikteliklerde yaşarken ve asit yağmurları yağarken köküne dokunmanın… Ufka duygulardan mor bir bulut, tonlarca yıldız ve kocaman bir ormana ışık saçan bir ay kurgulayamazsanız, başkasının yaşadığı bir aşkı yazabilir misiniz kalbinizde duymadan? Ben yazamam…

Yazmak böyle bir şey işte… Ve ben bunu anlatmak istedim… Ama siz okuduklarınızdan ne anladınız o ayrı şey… Sadece bana bu yazıyı yazmak için ilham verdiniz, bunu söylemek istedim… Kim yürekten sevgiyle uçup yakınına ya da avucuna bir kuş konduğu zaman ona bakarken gülümsemez ki?!

Yayın Tarihi: 

Pazar, 1 Mayıs, 2011