Dediğinizi duyar gibiyim… Evdesiniz, pijamalarınızla televizyonun önünde diziniz başlamış ve seyretmeye hazırsınız büyük bir hazla, ansızın elektrikler kesilir. Ya da eskiye hasretsiniz, bir yürüyüş yapmak istersiniz şehrin dar sokaklarında, tanıdık tek bir yüz göremeden, hep ‘yabancı’lara çarparak, sinirlenirsiniz. Gençseniz derdiniz başka, işsizsiniz ve belki de sevdalı, sizden haberi olmayana, bir türlü söyleyemiyorsunuz, engeller var ve yasak konmuş tutkunuza geçmişten… Yaşayamıyorsunuz. Veya bir kahve köşesindesiniz… Hasırdan sandalyeye yayılmış oturuyorsunuz güneşe verip sırtınızı, her düşünceden ve üç yerden emekli, umursamadan hayatı, fal baktırıyorsunuz. Fincanınızı ‘neyse halim, o çıksın falım’ diyerek deviriyorsunuz. Başınıza konacak devlet kuşu derdiniz. Partiniz iktidarda, ya da düşmüş veya iktidar olamamış ömrü boyunca, umurunuzda değil, gayeniz bir memuriyet hala veya terfi almak hiç yorulmadan; emekliyseniz, artış verilir belki... Görüşmeler başlamış, şu konuda, bu konuda anlaşılmış… Aman ne gam! Kime ne görüşmelerden, ‘hep başlarken biter, biterken başlar, devam etsinler bize dokunmadan’… Biz önce kendimize bakalım, sonra çocuğumuza, o tamamsa toruna, o da yoksa Allah kerim! Ama en önemlisi çözüm olacaksa dik durmak lazım, masada dik oturmak önemli, hani ilkokuldaki gibi, öğretmen ‘dik dur, dik otur’ derdi, ellerimizi arkamızda bağlayarak, sırtımızı dikleştirirdik. Neden mi? Hala bilmem… Kırk seneyi doldurmuşuz dik oturmaya çalışarak, ‘ne olacak bizim halimiz’ diye devamla soruyoruz. Yaş kemale ermiş, kamburumuz çıkmış yükletilen davadan, iktidar sorunumuz var… Doktorlarla başımız dertte, çare bulamıyoruz.
Yolda karşılaştığınız bir arkadaşla konuşurken veya bir devlet dairesine işiniz düşerse, dilinize pelesenk ettiğiniz cümle ansızın şikâyetle ağzınızdan dökülür, zaten devamlı aklınızın köşesinde bir dilenci yaşar ve durmadan ister, alamayınca isyanla bunu tekrarlar. Hani güya hayatınız ona bağlı, ya da idealleriniz var! Anlayarak mı söylersiniz, hal’i düzeltmek mi maksadınız, yoksa kırk defa söyleyince belki kendiliğinden düzelir/mi ümidiniz? O size kalmış! Ama soru bile değil artık sorduğunuz, bir şarkı nakaratı gibidir, hani bir kez duyunca, gün boyu işinizi yaparken dilinize gelir, mırıldanırsınız, nerede duyduğunuzu neden söylediğinizi dahi hatırlamadan…
Başka ülkelerde havadan sudan konuşur insanlar… Onlara ne memleketin halinden! Memleket var! Orda duruyor. Her şey yolunda, insanlar oy vermeye gitmiyor, bizde öyle mi? Parçalanırız… Arkadaşlar bir anda öteki olur. Karşıdakiler her zaman çıkarcıdırlar veya partizan. Aylar önceden sancılar başlar, bayraklar çıkar kapıların ardından, televizyonlar bağırır. Vatan hainleri var-dır, ülkeyi satacaklar-dır veya ‘çözümsüzlük çözümdür’ ya da senelerdir devleti kabul ettiremeyenler konfederasyonda diretir, kimileri de ‘bana ne’ der en rahat haliyle! İsteyenin yüzü bir kara, vermeyenin bin karadır! Böyle biline… Aslında Türkün Türk’ten başka dostu da yoktur! Kucaklaşalım kapılarımızı kapatıp evimizde savaş anılarımızı anlatıp çocuklarımıza, bizim olmayanlara sıkıca sarılıp emniyette olduğumuzu sanarak ölene kadar yaşayalım. Ne olacak dünyayla buluştuğumuz zaman, haritada olmayınca ne olur? Zaten varız, bir çizgi çektik ya oraya, biliyoruz oradayız. Görmeyenler utansın! Başka düşünenlerden bize ne! Varsın bağırsınlar! Biz dünyada var olmak zorundaymışız, haritada olmalıymışız, tescillenmeliymişiz vs... Şeker suya mı düştü? Böyle diye diye şeker suya düşmüyor kırk senedir, tatsız içiyoruz her şeyi ve bir türlü sindiremiyoruz yediklerimizi…
‘Ne olacak bu memleketin hali’! Neyse mitingler düzenleniyor, bayraklar önde savaş alanına dönüyor dünyaya göre olmayan memleket. Biz görevimizi yapıyoruz! Herkesin içinde kendi hesapları var. Kazanan da kaybediyor, kaybeden de. Hesaplarımız tutmuyor, senelerdir haritada hiçbir değişiklik yok, sancılanarak bir nur topu doğuruyoruz, her seferinde hacıyatmaz siması, bize hiç yabancı gelmiyor… Çile konuyor insanların eline, yumaklanıyor, iş uzuyor, bayıyor, başlansa da bitmiyor, yün karışıyor kördüğüm oluyor. Ellerimiz bağlı! Çözemiyoruz.
‘Çakıl taşı vermeyiz’ lafını seviyoruz… Ne anlamı varsa? Çakıldan çok ne var, deniz durmadan dalgalarla kıyıya bırakıyor ya da içine çekiyor tekrardan, kimini de sektirerek atmışlar karşı kıyıdan. Kim, ne, nerde, nasıl, ne zaman, hiçbir şey belli değil. Biz nerede doğmuştuk, ne ummuştuk ve ne bulduk. Çakıl taşımız öte tarafta kaldı? Kökümüzden sökülüp buralara ekildik, kimimiz kurutulduk, kimimiz tüm yerlere kurulduk. Taş ne yazar! Bu Ada çepeçevre deniz, biz bunu bilir bunu söyleriz… Ya denizin yanında ya da zenginin yanında olmalıymış insan. Ekonomistler ne anlar bundan? Tutturdular böyle ekonomi olmazmış. E! Oluyor… Tamam! Soruyoruz ‘ne olacak bu memleketin hali’ diye ama cevabını merak edip beklemiyoruz ki, yürüyüp gidiyoruz maaşımızı almaya ya da babamızdan miras kalmayana ilaveler yapıyoruz, damını tamir ediyoruz akmasın diye. Bir mahkeme açıyor fena kalpliler, afet oluyor, dam başımıza çöküyor. Tekrar baştan sarsılıyoruz. Papatya falı gibi sökülüyor taçlarımız 'bizim mi, değil mi’ derken... Değil çıksa da kabul etmeyiz, mazeretimiz var. Bu ülkede olağanüstü durum var ‘Tanrı başımızdan eksik etmesin’. ‘Biz de mal bıraktık ya’! Hem ‘kanla aldık, vermeyiz’. Kim bitmesini istiyor ki sanki hal’in… Seçimlerde eller konuşuyor mantık yerine, neticede sözün bittiği yerdeyiz. Niye soruyoruz ‘ne olacak bu memleketin hali’ diye hiç bilmem, hayatımızdan memnunken... Bir reklam filmindeki yanlış gibiyiz, hani var ya! İlla ki… Baba pastırmayı dayanamayıp yiyor, çocuğu melül melül bakarken…
Kapılar da aralandı zaten, Avrupa ayağımızın ucunda, kendini ispatlayan geçiyor. Koyunlar gibi sıradayız, sayarken eziyorlar, yazarken bakıyorlar, var mı Karpaz’da unutulan?! Neyse ki teknoloji imdadımıza yetişti, dünyaya açıldık, düğmeye basıyoruz her yer parmağımızın ucunda, emeksiz gayretsiz, tam bize göre, evden çıkmak gereksiz… Özgür, rahat, kimliksiz dolaşıyoruz her yerde adımızı yazarak, ama memleket İngilizce, Cyprus, Kıbrıs derseniz anlamıyor alet bile, nerede doğduğunuzu yazamıyorsunuz kendi dilinizde… Konuşmak serbest ama! İnsanlar coşarak birbirine verip veriştiriyor, hangi tarafta olduğuna bakmadan, tükürükler saçılıyor yazarken, herkes en doğruyu biliyor, çamurlar sıvanıyor, mesnetsiz kelimeler, kaynağı olmayan suçlar üretiliyor, boşaltıyoruz kendimizi fenaların üstüne. Analar hayat kadını oluyor, tecavüze uğruyor, yaratılanlar kavga ederken kulakları çınlıyor…
En akıllılar bir yol bulup olaylardan kaçanlar... Bu adadaki meselelerden bıktılar ya! Sanal âlemde çiftlikte yaşıyorlar, ama onlar da şikâyetçi ‘Yahu! Size istek attım kabul etseydiniz çiftlik büyüyecekti, bıraktınız beni dar alanda, hep aynı yerde dönüp dolanıyorum, genişleyemiyorum, üstelik kuzumu da kaçırdım. İstek gönderiyorum, ne olur kabul edin de çiftliğim genişlesin’! Ben bu oyunu bir yerden tanıyorum ya, neyse..! Ne olacak bu çiftliğin hali bilemiyorum. Ama çiftliği büyütmeyi de kabullenemiyorum, onu sevdiğim halde. Sanal âlemde bile… Ben kırk senedir oynadığımda kalmak istiyorum, bilmediğim oyundan bana ne! Yine de öğrenmek istiyorum bu nasıl oyun, çiftlik neden küçük kaldı, neden kuzusu kaçtı? Cevabı yabancı değil ‘Bu oyunu oynayan arkadaşım az, olanlar da destek vermiyor’ diyor arkadaş. Üzülüyorum haline, ama yok sayıyorum. Hayat zor azınlık olunca, sanal ortamda bile çoğunlukta değilsen, çiftliği büyütemiyorsun… Kuzuların kaçıyor, farkına varmıyorsun…
Sen ayaklarını yavaş yavaş karşıdaki sandalyeye de uzatmışsın, çoğaltmaya çalışıyorsun kapladığın alanı ve arkana güneş vurdukça yayılıyorsun… Biraz sonra fal devrilecek, bekleyeceksin, belki istediklerin olur. Seçim var, vatana millete hayırlı olsun diyorsun ve ekliyorsun, ‘bu memlekette kim seçildiyse herkes cebine… Hayrını görmedik ki seçilenlerin, umarım bu seçimde görürüz. Ömrümüz yeterse!’
Otururken, hep aynı yerde kımıldamadan, güneş çarpıyor, sandalyen kayıyor, düşüyorsun… Kötü şeylere çarpıyor başın, kalkmaya çalışırken, aklında nakaratın, gayri-ihtiyari söyleniyorsun ‘ne olacak bu memleketin hali…’ Neyse halin, o çıkacak emin ol…


Son yorumlar