Bir EV KADINININ Gizli DEFTERİ (Not: Seni seviyorum)

-ÇOCUK-
Başını kaldırdığında önce küçük bulutu gördü, sonra onu… Kocamandı, olgunlaşmış ve kızarmış bal damlıyordu içinden… Bir maymun çevikliğinde ağaca tırmandı uçurumun kenarındaki olgun incire yetişmek için. Üste çıktıkça dallar inceliyordu. Dedesi ulaşamamış, kesememiş, dolayısıyla satamamıştı… En üste kadar çıktı, bastığı incecik daldan uzandı… Üzerine bol gelen, kız kardeşine küçüldüğü için kendisine giydirilen elbise arkadaki kalın dala takıldı, dengesi bozuldu, ayağı kaydı, uçuruma doğru uçtu ve boşlukta bir ileri, bir geri, ölümle hayat arasında sallandı… Elbisesine geçen dal onu uçuruma düşmekten kurtarmıştı. Ya 3 ya da 4 yaşındaydı. İncecik, kirli, sıska, bakımsızdı. Sarıya çalan saçlarını annesi durmadan çimen gibi biçiyordu dibinden gür çıksınlar diye… Yeni çıkmaya başlayan tüyler dağın ardından görünen güneşte sarı sarı parlıyordu. Cinsiyeti belirsiz bir çocuk silüetiydi dalın üstünde sallanan…

Rüyada uçtuğu geldi aklına muallâkta dururken… Uçurumun üstünde onu tutan incir dalının eline bıraktı kendini. Kara gözleriyle çevreye bakındı, “bu bir rüya” dedi. “Biraz sonra uyanacağım…”. İlginç bir şekilde hayal dünyası onu sarmaladı, hareketsiz kaldı, paniklemedi. Etrafta kimseler yoktu. Bir kuşun alışagelmiş gözünden bakar gibi, aşağıya, uçuruma baktı sakince. İçinde beşikte sallanırken duyduğu, yükselirken hissedilen o dayanılmaz hafiflik ve haz vardı. Doğduğunda babası öldüğü için onu cezalandırıp emzirmediğini unutan annesi, “bu çocukken geceleri hiç uyumazdı” diyordu birine. “Nedendir bilmem… Tüm gece beşik sallardım…”. Gürül gürül akan dereyi yukarıdan izledi. Dere ne buluyorsa alıp sürüklüyordu. Önüne geçilemeyen, durulmayan yaşantısı gibiydi. Hayal kurarak başına geleceği beklemeye başladı. Kendini birinin kurtaracağını biliyordu, masal kahramanlarıyla doluydu hayat nasılsa!

Ve etrafındaki kuşlara yakından baktı, kendini onlara koydu. Onlar gibiydi. Belki uçmuyordu ama havadaydı işte… Kuşların çoğu şahindi, bakınıyorlardı, bahçeyi gözetliyorlardı. Anne tavuk önde giderken yiyecek aradığından, arkasından gelen civcivlerine bakamıyor, onları koruyamıyordu… Zamanının çoğunu yemek aramakla geçiriyordu onları doyurmak için… Şahinler de bundan faydalanıp hızla iniyorlar, küçük civcivleri alıp kaçıyorlardı… Nenesi tembihlemişti: “Görürseniz değneği alıp govcalayın”. Şu an yapabileceği bir şey yoktu ama… “Şahin kuşlar kötü” diye geçti içinden. Onlar gibi olmak istemiyordu. Civcivleri seviyordu. Nenesi de seviyordu. Yağmurda ıslandıklarında onları kocaman memelerinin arasına sokuyor, vücudunun ısısıyla kurutuyor ve tavuğun arkasına öyle bırakıyordu. Anneye itimadı yoktu! Tekrar kendi oldu. Çaresiz olmasına rağmen şahin kuş olmaktan vazgeçti. “Belki de kelebek olmak daha güzel” diye geçti içinden. Rengârenk bir tüy gibi kimseyi incitmeden her yere konmak, öyle hafif ve özgür… Geleceği olmadığından hiçbir şey düşünmeden yaşamak…

Sonra karşıdaki dağa yükledi hayalini rüzgâra karşı gelerek. Çalılara gözleriyle tutunarak tırmandı bu sefer… Eteği yırtıldı. Nenesinin eteğini kapat tembihi geldi aklına. Saklaması gereken teni açığa çıktı tırmanmaya çalışırken, yüreği berelendi… Onu besleyen yoktu, avcı da olmamıştı hiç hayatında. Ona kimse doğru dürüst bakmamıştı bile. Dağdaki küçük keklik yavruları gibiydi öyle ortaya savrulmuş. Dağ bayır koşturuyordu incecik bacaklarıyla; tehlikenin nereden geleceğini bilmeden, umursamadan, korkmadan yaşıyordu çocukluğunu. Aman yapma diyen yoktu hayatında… Bin kokunun arasında dağın tepesine oturduğunu düşledi, ayaklarının yere bastığını ve çam uğultularına kaptırdı kendini. Yüreği serinledi, sakinleşti… Kimse keklikleri kafeste besleyip doğaya salmıyor, o acemi hâlde vurup kendini avcı sanmıyordu daha… Doğal bir hayattı hüküm süren. Hatta küçük kız avın, avcının ne olduğunu bile bilmiyordu. Çantadaki keklik gibiydi bilmediklerinden dolayı…

Ve doğaya bağırdı kendinden eksik kalanı tüm hızıyla: “Seni seviyorummm…” Anlaşılsın diye tekrar bağırdı: “Sağabo”. Ve sesi “I love you” diye yankılandı karşıki dağdan. Bu sesi seviyordu. Yalnız olmadığını hatırlatıyordu ona, rengârenk giyinen, kokularını sürünen, iştah kabartan doğa. Ona, “beni sev” diyordu. “Daha çok sev, bana aşık ol ama aynı zamanda beni korumaya al” diyordu çocuklaşarak. Kimin sesi olduğu ve hangi dilde söylendiği de umurunda değildi. Birinin bunu kendisine söylemesi kâfiydi ve sanki bunu duymadan yaşayacağından ve öleceğinden korkuyordu hep. Hâlâ etrafta onu seven, koruyan, kurtaracak olan kimse yoktu. Dalın üstünde kımıldamadan gözlerini kapattı. Açınca rüyadan uyanacak gibi geliyordu ona, ayakları yere basacak ve her şey düzelecek… Sevgisizliğin, kimsesizliğin acısı, ağrısı dinecek… Bir olgun incirin içinden damlayan bala kanarak eksikliğinin ve açgözlülüğünün başına getirdiğini de unutacak...

İncirin dalı yaylanarak sallanıyordu her nefes alışında. Onu ikaz ediyordu ne kadar süre daha bu ağırlığa dayanacağı belirsiz. Ama korkmuyordu. Zaman vardı. Her zaman zaman vardı… Çıkmayan candan ümit kesilmezdi, asılı o daldan inecekti, biliyordu; bir yerden biri gelecek ve onu görüp kurtaracaktı kendini içine sakladığı tekrardan… Kapadığı gözlerini açtı. Mucize gerçekleşmedi. Uzun uzun çevresine baktı… Köy daha köydü. Zenginler keşfetmemişti. Damları kiremit, çamları yüksek, yolları topraktandı. Çam ağaçları bulutun koynuna kadar uzanmış, meşeler şımarık, uzun boylu, alımlı, güzel kadınlar gibiydiler hâlâ. Hovarda bir tavırla yapraklarını döke saça soyunup giyinmekten bıkmamışlardı. Evlerini köyden daha yükseğe kaldırıp, doğayı, kokuyu ve ağaçları kesmemişlerdi dışarıdan gelen zenginler… Makilik kınadaydı, çalıp oynuyordu istediği yerde… Çocuk, kuş gibi dalda asılıydı hâlâ ve çilesi dolmayan bülbül gibiydi ötmeyen…

Köyün müziği eskiydi, sis gibi kalleş bir sessizliği örtüyordu üstüne. Nereden çıkacağı belli olmayan mağaralarda ölüm saklanıyordu. Sabahı akşamı belli olmayan devrimler taşıyordu insanlar. Kimisi bölelim diyordu, kimisi bağlanalım. Kimin eli kimin cebinde belli değildi. Karışık müziklerle hep bir çatisto gibi yaşanıyordu hayat. Her söylenene milliyetçi bir karşılık verilmesi şartı vardı… Kilise çanı savaşın saatine ayarlı, camiler beyin yıkamaya çağrılıydı… Tam da incir ağacının üstünde sallanan çocuk gibiydi Eokacılar. Her dalın, her ağacın ve tümseğin arkasında olmayacak yere saklanıyor, soluk benizli İngilizleri öldürüyorlardı… İngiliz, tüm fakir, Türk delikanlıları “oksidari polis” yazmış, bunların arkasına salmıştı… Kendini de teller çekerek emniyete almış, köyde yaşayana kimlik soruyordu nerede doğduğuna bakmadan… Nenesinin “lasepasesi” vardı, gösterip kolayca giriyordu… Milliyetinin çok önemi vardı. Eoka zamanında bir Rum köyünde tek Türk işçi kadındı. Yanık saç kokan işkence odalarını temizliyor, yerden sökülmüş tırnakları topluyor, idrar ve kanları siliyordu… Yetmiyor, polislerin Eokacılara işkence yaparken kanlanan gömleklerini, pantolonlarını yıkıyordu. Bir kazana kül koyarak altına ateş yakıyor, içine çivit katıyordu… Vicdan kirinden kararanları beyazlatmak kolay değildi!

Nene bir otel yapımında ırgatlık yaparken düşmüş, kemiklerini kırmış, kemikler yanlış kaynamış, kambur kalmıştı… Kazanın başında gül yürekli bir cadıya benziyordu… Hiç masal bilmezdi, anlatmazdı. Tek anlattığı namuslu olmak gerektiğiydi. Namussuzluk da erkeklerle ilgiliydi sadece. Anlattığı her masal kadının iffetli olması üstüneydi. Koyunları güderken bir dereden geçmesi gerektiğinde müstakbel kocasının onu gözetlediğini fark ettiği için elbiseleriyle sulara dalışını anlatırdı, bacaklarını, tenini o görmesin diye. Sadece namuslu olmaya gülümserdi, bir de ihtiyacı olana. Ama farkında değildi! Dede, aynı masalı başka türlü anlatıyordu. Sudan çıkınca arkadan bedenine güneş vurmuş, ıslanan elbise sırtına yapıştığı için adam görmek istediğinden de fazlasını görmüştü zaten. Hayatları Rumca kavgayla geçmişti. O küçücük kadının üzerine, uzun bir dal gibi dedesinin taba sarı çizmeleriyle neden hiddetle yürüyüp de bağırdığını çözemiyordu bir türlü. Onlar bilmeden, dinleye dinleye merakından lisanı sökmüştü küçük kız. Konu da hiç enteresan gelmemişti; önemsiz ve gelenekseldi. Hep yatmakla ilgiliydi. Ne aşkla ilgisi vardı, ne casuslukla, ne de milliyetçilikle… Çocuk yorulmuştu asılı kalmaktan. Kendi içine döndü tekrardan. Yaşanacak ve anlatılacak bir öykünün virgülü gibiydi sanki boşluğa konmuş, geçmişi, geleceğiyle.

“Biz o köyde ailecek çoluk çocuk casustuk… Başka dilden konuştuğumuzdan ve delilleri yok ettiğimizden sevilmiyorduk. Komşulara göre boğaz tokluğuna satılmıştık kısacası. ‘Tavuklarımı zehirliyorlar’ diyordu nenem, doğada serbest dolaşan tavukların neden öldüğünü bilmeden… Nenem, gül nenem, cahil nenem… Savaşta zerdalini, kirazını, elmalarını kesen utansın, Platres’te evini yıkan… Sen yenidünyalarını ek, Leymosun’daki yeni aldığın eve yeni dünyalar kur. Portakal bahçelerine gir, ağaçlara tırman, ter akıt topladığın paralara, hepsini bir günde kurutsunlar. Nenem, gül suyu çıkardığın güllerin yansın, sen fukaralıktan asker olan tek oğlunu, bilmediğin denizlere gönder, boğulsun; sen namusuna boğul, kızlarının önünü kes namus uğruna, aşık olmasınlar. Bir gecede beyazlaşan saçına ölü yemeniler bağla mezara bağlar gibi. Nasıl olmasa kalan hayatı artık yaşamayacak, yaşatmayacaksın.”

İncirin dalı kopmadı, kaderi kumaş parçasına geçmiş, onu sıkıca tutmuştu. Öylece sallandı durdu küçük kız kararsız bir sarkaç gibi zamanda… “Bunun babası büyük kız doğduğunda çavuş olmuştu, oğlan doğduğunda zabit. Bu doğdu, öldü” dedi meraklı komşuya annesi. Komşu dönüp ona baktı irkilerek, bir lanete bakar gibi… 5 yaşındaydı, mısır püsküllü bezden bebeğiyle kendine gizlice yuva kurmaya çalışıyordu o. Bebeğin gözünü kara kalemle boyamıştı, hatta ağzını bile. Hayatında çok kara vardı ve pembeyle başı dertteydi; tüm adanın da kırmızı ve maviyle dertteydi başı. Yuvayı dağıtan uğursuz olduğunu duymaya alıştığından bunu kırmaya çalışıyordu… Babası onu kucağına aldığında üç günlükmüş. Annesinin adının konmasını istiyormuş sanki çağırmaya vakti olacakmış gibi! Oradakilere bunu söyleyip iki gün sonra ölmüş. Böylece kızına da uğursuzluğu ve bahtı karalığı adıyla miras bırakmış istemeyerek. Hep aksi zamanda aksi şeylere gebe bir ömrün mührünü koymuş sadece, başkaca da bir işe yaramamış. Bir ekranın soğuk camından başlamış hayat ve makinenin yeknesak sesiyle devam etmiş film, aynı karamsar tonla… Kareler geçerken ekran incir dalında durmuş ve kırılmamış işte… Yaşanacak varmış…

“Kaç yaşındasın” dedi adam at arabasını sürerken. Ona acımış, yolda durup arabasına almıştı… Başka da konuşmadı. Gör-duy-konuşma süzgecinden geçirmişlerdi onu, TMT’dendi. Her bulduğunda onu yoldan alırdı. O kadar sıska, bakımsız ve korunmasız görünüyordu ki içi acıyordu. Adamın beyaz saçları, kırçıl bıyığı, mavi gözleri ve galiba kocaman bir de yüreği vardı. Atın boynunda da bir zil vardı neşeyle çınlayan, attan habersiz. Atın yükü ağırdı. Arkasına bağlanmış, kocaman tahtaları mavi kırmızı boyanmış, milliyetsiz ağır bir araba vardı çekmesi gereken. Bu atlı araba, gece, yakın köylere silah taşıyordu gizlice. Gündüz de bandabuliyanın çevresinde iş yapar görünürdü. Sürücünün bakması gereken kocaman bir ailesi ve kocaman korkuları vardı geleceği üstüne. Her an kırılacak bir dala bağlıydı hayatı.

Küçük kıza, bakkaldan iki kuruşa aldığı “İbbal” dedikleri bir kutudan, iki şeker eşliğinde ayın üzerinde oturan tonton, sakallı, sevimli bir derviş çıkmıştı, elinde asası. Komşulardan duyduğu ermiş-derviş bu olmalıydı insanların dileğini gerçekleştiren. Çıktığı günden kara önlüğünün cebinde taşıyordu onu. Ufacık ayaklarına okul yolu çok uzun, meşakkatli geliyordu. Bugün de uğurunun üstünü küçücük parmaklarıyla sıvazlamış, sevmiş, duasını etmişti: “İnşallah at arabalı amca yoluma çıkar”. Ve işte at arabası köşeden eşgermişti hemen. Atın boynundaki zilin sesini duyunca yüreği sevinçle pırpırlandı, uğurunu bir daha okşadı, araba yanında durdu. Adam elini uzattı, onu arabaya çekti, baydaş kurdu, oturdu ve sevinçle etrafına baktı… Sabahın çiğine, incecik sırtına sızan soğuğa ve morarmış dudaklarına rağmen yüreği ısındı. Kolalı yakasını çekiştirdi, boynunda kırmızı bir iz oluştu darağacına asılan insanların boynundaki ize benzeyen. Bir defa konuştu adam, başka da konuşmadılar. Sadece yaşını sordu. “Beş yaşındayım, anaokuluna gidiyorum” dedi. Adamın aydınlık yüzüne, mavi gözlerine baktı, rüyada gülümseyen bir bebek gibi gülümsedi.

Sınırların bozulunca, yıldızının barışmadığı komşunla aynı bahçede yaşamak zorunda kalırsın. Yaşamak istediklerinle tüm hayatın da duvar arkasında kalır. “Anne bana bunu yapma” dedi gözleri ağlamaklı; “okula gitmek istiyorum”. Dal, kökünden kırıldı, kırılıyordu. Yol ayrımındaydı çocukluğunun… Üzeri kiraz dolu bir daldı ve kirazlar olgunlaşmamıştı daha. “Kaldır” dedi nenesi, dalın altına girdi, kaldırdı… Nenesi dalı, bir güzel köke bağladı. “Hayır” dedi omuzları yorgunluktan çökmüş kadın. “Ya nenene gider ya evlenirsin.” İlk akşam saat yedi olmadan dedesi ışıkları kapatıyordu elektrik parası az gelsin diye. O da elindeki kitabı pencereden giren sokak lambasında okumaya çalışıyordu, zordu... “Bana bunu yapma” dedi tekrardan, gözleri doldu. Yeşil gözlü kadın yumuşamadı, aklında zaten başkası vardı ve ancak ona yetebilirdi. Hayat ona da zordu; tercih hakkını olucu olandan yana kullanmak zorundaydı. Yaşam kırık bir kiraz dalından geçmişti oysa ve kirazlar biraz olsun olgunlaşmıştı. Nenesi gururla bakıyordu ağaca ve dal şimdi kırılacaktı işte ister istemez. Yükü ağırlaşmıştı ve her şey fazla geliyordu üç çocuklu dul kadına. Evden çıktı ağlayarak, arkadaşına gitti. “Boş ver” dedi arkadaşı, “sinemaya artık korkusuz gidebiliriz birlikte. Bize karışmazlar, istediğimizi giyeriz, istediğimiz zaman sokağa çıkabiliriz, sahiplenildik ya! Özgür oluruz, bize karışamazlar”. “Ama ben okumak istiyorum” dedi arkadaşına… “Aman, sen de bol bol kitap oku” dedi öteki. “Nasıl olmasa vaktin çok…”. Bu fikir yarasına merhem gibi geldi, hoşuna gitti, yüzü aydınlandı, gülümsedi…  

Hiçbir hayat anılarla yaşamaya değmez. Harbin anatomisi zaten anıların, kazanılmayan bir savaşın ve kaybedilenlerin muhasebesinden doğar… Altınlarını ve paranı bir heybeye koyup, kurduğun evi düşünmeden kurşunlardan kaçarken çocuğunu kapıp koşarsan, hayat sana en değer verdiğini korkuyla hatırlatarak öğretir ve oradan bellidir ne olup olmayacağın! Neneyle dede kuzeye geçmediler, torunlarını görmeden güneyde öldüler. Nene son dakikaya kadar “napalım baranacayık” dedi “barış olana kadar… Barış olunca her şey düzelecek, eski hâline dönecek…”

Arkasında bir çıtırtı duydu, dönüp bakmaya korktu. Düşebileceğini, parçalanabileceğini fark etmeye başlamıştı artık. Bu rüya değildi. Ne de hayalinde kurguladığı bir şey. Basbayağı uçurumun kenarındaydı ve bir incirin dalında asılıydı… Önce sevgi dolu bir ses duydu ve bir elin onu yüreğindeki korkudan kavradığını fark etti. Onu şefkat sözcükleriyle dalın üstünden çekip aldı el. Ve okşayarak yavaş yavaş sevgiyle toprağa bıraktı. Sevinçle yere bastı, uyuşan ayaklarıyla biraz tökezledi, kalktı ve dağa doğru koştu en sevdiği oyunu oynamak için. “Seni seviyorummm” diye bağırdı karşı dağa. Anlaşılsın diye bir daha bağırdı: “Sağabo”… Ses “I love you” diye yankılandı… Kayıp gitti tüm korkuları. Dünyanın en güzel sesiydi yankılanan…

Yayın Tarihi: 

Pazar, 5 Haziran, 2011