Diyorsanız bu yazı size yazılmıştır, doğrudur, uçak şirketi mi yok memlekette?! Neyi bulursanız, kaç paraysa, içine binersiniz bir şekilde gideceğiniz yere sizi götürür. Ne ihtiyacınız var bir havayoluna, siz devlet misiniz? Bırakın sizi nasıl isterlerse uçursunlar, geride bir tane bile kalmamacasına… Nereden nereye geldik! Tarih en çok bu memlekette tekerrürden ibaret; hep düne döndürüyor sizi, bir arpa boyu yol alamıyorsunuz, hep kazandığınızı söylüyorlar ama bir bakmışsınız ki devamlı kaybediyorsunuz. Artık bir uçağınız bile yok! 1963’e geri döndük ve komşunun, yabancıların eline kaldık… Çok eskilerden beri süregelen bir serüvenin devamı bu! Yeğenim 1974’te ilk defa tatile gelmişti ve 4 yaşında ayrıldığı bu ülkeyi görmek için seçtiği tarih hayatta kimsenin görmek istemediği savaşla da yüz yüze gelmesine vesile olmuştu. O zaman otonomu beğenmemiş/beğendirememiş, federeye geçmiştik galiba, Kakatece daha hayatımızda yoktu. Aslında bana sorarsanız ismimiz hep Türk tarafıydı, hâlâ da aynı. Tescillenmeyen hiçbir şeyi doğru dürüst söyleyemezsiniz, her an değiştirilebilir, il mi olur, devlet mi, herkesin tercihi kendine, içinde yaşayanların kimi seçtiklerine ve ne istediklerine bağlı… İşte yeğenimin Türk tarafında kısılıp kalması ona burada yaşayanların neler çektiğini, kimsenin tanımadığı bu ülkede savaşmayı öğrenmezse hayatta kalmanın çok da kolay olmadığını belletti.
Bu memleket güllük gülistanlık değil, öyle aklıma geldi gidip ben de bir bakayım, bir tatil yapayım diyemezsiniz. Hayatınız sürprizlerle doludur ve bu halk burada böyle yaşar. Genellikle kötü sürprizlerdir bunlar ve mutlaka içinde savaş vardır. Tüm sene işlediğinizle tatil programınızı yapar, bilet paranızı ayırırsınız ama seçiminiz yanlıştır çünkü başka bir ülkede hiç mümkün olmayan şey başınıza gelir, milli havayolu batar ve biletle elinizde kalakalırsınız. Şikâyet edecek merci bulamazsınız. Biri akşama doğru parmağını şaklatmış, her şey bir gecede kaybolmuştur. Paranızı geri almak için savaşmak zorundasınız ama buradaki savaşların sonu olmadığını, hep belirsiz ve muhatapsız kalacağınızı bilmediğinizden kaybeder ve tatilinize bay bay dersiniz. İsterseniz gelin bir otel yapın en güzel manzaraya, bilmem kaç odalı, eğer bir kenarını kumarhaneye ayırmamışsanız, tın tın eder, boş kalır, otelciler birliğine üye olur siz de bir güzel savaşmaya alışırsınız. Burayı cennet bildinizse (ve altını eşelemezseniz), sallanan sandalyede gülleri çapalayan işçiyi seyrederek, sıcakta havuzunuza girip serinleyeceğinizi, getirdiğiniz sterlinleri bozdurunca size yeteceğini düşledinizse, buyurun… Önce yollardan başlayacaksınız, trafik kazalarından, elektriğiniz kesilecek, sular akmayacak, sonra domatesin fiyatı bile sizi şaşırtacak ve bir de bakmışsınız ki oturduğunuz ev haczedilmiş, altınızdan çekip almışlar, sokakta kalmışsınız, haydin kavgaya! Yahu biz soğukkanlı İngilizleri bile kavga etmeye alıştırmış, sokağa dökmüş bir milletiz. Ama en önemlisi bir iş kurmaya kalkarsanız başınıza gelir. Tüm edanızla etrafta dolaşarak (hani bu Kıbrıslılar tembel, bilmiyorlar, beceremiyorlar ya), onlara da yüksekten bakarak, Türkiye’den gelen soydaşları da ucuza kapatır, hevesle üretmeye başlarsınız 70 milyonluk pazarın kollarını açmış sizi beklediğini varsayarak. Mersin Kapısı’na başınızı vurur, sermayeyi kediye yükler, Kıbrıs’ta üretmenin cezasını da bir güzel ödersiniz; para da sizin, keyif de sizin…
En çok garanti verdiğim hayatınızdır. Çat pat silah sesi duyulduğunda bütün memleketler vatandaşının peşine düşer, pasaport tutanlar üsler vasıtasıyla sağdan soldan toplanır, bir anaç tavuğun ses çıkartıp civcivlerini yanına çağırıp emniyete alması gibidir bu! Başka ülkenin vatandaşı olmanın hâli de bambaşkadır yahu! İnsan böyle zamanda ne kadar değerli/değersiz olduğunu anlar. Anons yapılır, her yerden çağrılırsınız ve siz de ‘berikât versin’ diyerek valizinizi unutur, kendinizi ispatlayan defterciği kapıp koşarsınız. Can pazarı bu, kolay değil; geride kalan aile efradı mı? Onlar da artık Allah’a emanet! Bir yere gittiğinizde eğer devamlı kulağınız tetikteyse hayır etmezsiniz, ne havasının hayrı kalır, ne de suyunun; buradakilerin neden senelerdir hayır etmediğini de nihayet anlarsınız. Ne demiş adam?! Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu! Hep bu lafın ortasında muallakta bir yerde kalır, araf’ta yaşarsınız. Belirsizlikte kalmak, sonuca ulaşmamak nasıl bir duygu önce bunu hazmeder, ondan sonra başınıza gelenlere kader demeyi de öğrenirsiniz. Kaygan zeminde nereye doğru kaydığınızı bilmemek, hesap vermeye tenezzül etmeyen yönetenlerle yaşamak kolay değil. Bizimkiler, alışmakla alışmamak yakındır derler sonradan gelenlere, bu lafı herkes diline pelesenk etmiştir nedense…
Neyse, uzatıp konuyu dağıtmayalım, Rum tarafında kalanlar çok kolay toplandılar ama Türk tarafında kalan yabancı pasaport tutanlar yeğenim gibi, bizim menhus kaderimizin oyununa geldiler. Büyük olsa uğraşmazdım, varsın oyuna geldi o da oynasın; ama 18 yaşında deli-kanıyla hiç uğraşmak istemezdim doğrusu! Gelin görün ki zorunda kaldım. Tahmin ettiğim gibi gün geldi, nasıl tutacağını bile bilmediği sten silahı eline verildi, kavgayla geri götürdüm; gün geldi, kurşun yağarken, bayrağı göndere çek diyen komutanın emriyle, bir insanın boşu boşuna nasıl öldüğünü de gördü. Bunların başına geleceğini bildiğimden çok uğraştım göndermek için ama neticede korktuğum başıma geldi. Araştırdım, otobüslere bindirip üslere yollamak lazımmış ve her zamanki gibi hiç kimse sorumluluk almıyor, garanti vermiyor. Göz göre göre belirsizliğe gönderemedim, belirsizlikte çok deneyimim var, genellikle insanlar zarara uğrar ama devletin hiçbir sorumluluğu yoktur. Aklımdan ‘Ah! Benim bir küçük kemanem olsa’ şarkısı geçemezdi tabii o zaman ciddi ciddi ah! Bizim de bir havayolumuz olsa keşke, geçti…
Hepimiz Süpermen’in tesirinde kalmışızdır, kız erkek fark etmez, ne kadar korksak da yükseklerden, sol yumruğumuzu uzatıp uçabilmek hayalimizdir. Çoğu zaman kötülerle savaşıp yendiğimizi ve Kıbrıs meselesini de hallettiğimizi rüyamızda görürüz… Uçmak çok güzel bir duygu… Dalıp havaya bakarken ansızın bir uçak görsek heyecanlanırız sanki uğur böceği görmüş gibi, yanımızdakilere de gösteririz, onlar da sebeplensinler. Herkes başını sevinerek göğe kaldırır ve hep beraber gülümseyerek uçuşunu izleriz; gözden kaybolana kadar içimizden çok şeyler geçer ama kimse ötekine kime hasret olduğunu söylemez. Bu memlekette aile ağacınız commonwealth ülkelere benzer; kökünden dalına, yaprağına, değişik ülkelerden vatandaşlıkları taşır bağrında, çünkü tarihin her döneminde bir başka ülkeye göç vermiştir. Uçak gören herkeste bir dilek tutma alışkanlığı var, uzakta olan çocuğuna, kardeşine, v.b kişiye, hatta hatıralarda kalan eski sevgiliye kadar uzanan dilekler var. Uçaklara olan hayranlık ve sevgi bu yüzden hiç bitmez eğer fobiniz yoksa! Varsa da tüm yolları denersiniz kurtulmak için çünkü onlar kadar çabucak ulaşmak istediğiniz yere sizi ulaştıracak başka hiçbir şey yoktur. Bu yazı boşa yazılmamıştır…
Bir düşünün: Savaş çıkmış, diğer tarafa geçemiyorsunuz, buradaki dışarıdan gelen özel uçak şirketleri de almış başını gitmiş savaştan korkarak… Ne yapacaksınız? Ha bu yetmiyor, havaalanınızı da özelleştireceklermiş… İnsanlar devlet olmak için havayolu kurarlar, eksiklerini tamamlarlar, biz batırıyoruz. Neyi sorarsanız yok! Sebep, KTHY batmış, sefer yok. Artık seferi olmak geçer içinizden. Sıkıştınız, acil bir şey göndereceksiniz, postalar çalışmıyor, kargoya gidiyorsunuz, almıyorlar. Yahu hayat memat meselesi, 3 günde gitmesi lazım, gönderemiyorsunuz. Ben gidip götüreyim bari diyorsunuz, 500 olan biletler 1200 olmuş! 63’ten sonraki duruma sokmuşlar sizi; Rum tarafına geçiyorsunuz bin bir eziyetle eskisi gibi, oradan postalıyorsunuz, bir günde gidiyor. Efendiler öyle buyurmuş, kâr etmiyormuş, batırdılar. Halk zarar etmeye devam ediyor…
Önünden geçiyorum senelerce bilet kestiğim yerin, üzerinde hâlâ KTHY yazıyor, kepenkleri kapalı, kuş uçmaz kervan geçmez hâlde terk edilmiş, her geçtiğimde gözlerim doluyor, sebep olanın diyorum… Bilerek bitirenin… Kılını kıpırdatmayanın diyorum. Ve çocukken bin bir zorlukla uçurduğum uçurtmam geliyor aklıma, uçurtmasını uçuramayan biri kötülük olsun diye kıskançlığından ipinizi keserdi, duyduğunuz tüm güzel duygular ip gibi kesilirdi ve muhakkak direklerin üzerindeki tellere takılır kalırdı ve kızardınız, teller olmasa ona kavuşabileceğinizi düşünürdünüz… Ama o hep orada asılı kalırdı belirsiz hayatınız gibi ve siz de hep uzaktan bakmak zorunda kalırdınız. İşte o duygu sardı beni tekrardan. İnsan uçağının kanadına bağlar adağını onunla uçurur, adağı olur sevdiğine kavuşur, olmazsa bile bir umut vardır uçağınız varsa, her gün gökyüzünden geçip yüreğinize konan.
Tekrar kuracaklarmış… Niye öldürdünüz o zaman, yaşamasını istiyorsa uçan kuşu neden vursun ki insan?! Yanlışlık yaptıysa telafi etmeye çalışır, yaralarını iyileştirip tekrar uçurur, ölsün diye bırakmaz. Benim olan o kadar az şey var ki ahir ömrümde! KTHY de onlardan biriydi, en sevdiklerimdendi, içine girdiğimde anam gibiydi, itimat ettiğim, beni kucaklayan, havalara uçuran, rahatlatandı. Bana ihtiyaç duyana en çabuk varabildiğimdi, kısacası kendimi özne hissettirendi. Ne oldu? Sıkıştınız mı, aç mı kaldınız, elinizdekiler yetmedi mi, arabalarınızı satıp yürüseydiniz İngilizler gibi. Oturduğunuz villaları satsaydınız, az ekmek yiyeydiniz! Ne demiş eskiler, dizden değil dişten artar. Maaşlarınızı bağışlasaydınız, tankları, tüfekleri satsaydınız. Haber verseydiniz, Rum tarafında malları kalan, yerine hiçbir şey vermediğiniz insanlar o mallarını satar, size bağışlarlardı. Keşke Fransız dantelli külotlarınızı, kendinizi boksör sanmanızı sağlayan boksörlerinizi satsaydınız da böyle küçük düşünmeseniz, bizi küçük düşürmeseydiniz. Yaptığınız yanlışlarla, bulduğunuz mazeretlerle, beni dünyanın küçük görüp sıkıştırdığı bu dar alandan çıkaran, arada bir hava almamı sağlayan ve dayanma gücümü artıran tek şeyi de yok ettiniz. Nasıl emanet edeyim kendimi size? Sırada ışığım, hasret bıraktıklarınızın sesini duymak için ara sıra kullandığım var ve onları da satıp savacaksınız. Peki size ne gerek var? Neyime gereksiniz ve ne yapmaya çalışıyorsunuz? Sizi ben bile tanımıyor, reddediyorum. Beni nasıl tanıtacaksınız?..


Son yorumlar