Çocukluktan öğreniyoruz mazrufa değil, zarfa bakmayı; zarfa baktığımız anda da soruyoruz ‘kimlerdensin’ diye, adres önemli… ABD’nin Ucla Üniversitesi’nde Albert Mehrabian araştırmış, insanların başkaları hakkında hükme varabilmesi için 4 dakika yeterliymiş ve maddeler halinde dizmiş alt alta, baktım, bizde pek geçerli değil… Mehrabian gelip burada araştırma yapsa tezini çürütecektik eminim. Çünkü mazruf denilen olay bizde de var ama biri bize bir şeyi anlattığında zaten dinlemiyoruz. İkna olmayışımızın, onun dediği gibi, konuşurken insanların oturup kalkmasıyla, saçıyla oynamasıyla, ellerini koyduğu yerle ya da sırıtmasıyla ilgisi yok… Adam size söver, kendini kanıtlar, oyunuzu alır… Burada güven duyup duymamak düşünülemez bile. Mehrabian, bu araştırmayı, işe başvuran insanların işi almak veya projelerini patronlarına kabul ettirmek için uğraşırken dikkat etmeleri gereken hususlar üzerine yapmış. Yanlış anlaşılmasın, bir ülkeyi yönetecekler için değil!
Bizde nasıl ikna olunur, bir de ona bakalım. Önce geçerli olan, kimin nesi (baş olduysa) neyin fesi olduğu... Sonra da zengin mi? Nereden nasıl zengin olduğu da önemli değildir. Mesela bazı meslekler şanslıdır. Birebir sıcak temastan dolayı, size dokunmuşsa, ikna için yeterlidir. Bir de ismin hatırda kalması… Siyaset aileden geliyorsa, miras kötü de olsa, fark etmiyor; adı var çünkü, güvenilirdir. Tabii düğün ve cenazeler mecburiyetlerden… Bazılarına, uymazsa gidilemiyorsa mutlaka çok çiçekli çelenkler gönderilmelidir… Kahvelere gitmek, tavla oynamak bu memlekette devlet işlerinden çok daha önemli şeylerdir veya bir spor kulübünün başkanı olmak… Tüm ülkeyi yönetebilirsiniz demektir. Eğer hasbelkader bir makamdaysanız, nasıl çalıştığınıza bakmıyor kimse… Makamın geleceğini gözetmeden, isteyenin yasal olmasa bile kişisel ihtiyaçlarını tek tek karşılamışsanız, kaybetmeniz mümkün değildir! Hele bir de arkanızı bayrağa, Atatürk’e, Türkiye’ye dayayarak, içine şehitleri de katarak coşup coşturabiliyorsanız, ben her şeyi yapabilirim diyorsanız mitinglerde… Yalan olsa bile hoşa gidiyor. Bir soruya aynı anda “evet”, “hayır” ve belki demeyi becerenler bir de kampanya yaptılarsa ve yanında devlette iş vereceğim de diyorlarsa, seçim bitmiş, herkes ikna edilmiştir. İşte bizim zarfımız da, mazruflarımız da bunlar ve bu gördüğünüz gibi 40 senelik bir deneyim gerektiriyor öyle 4 dakikada beden diliyle, el kolla, ayakla, doğruyu söylemekle olacak iş değil… Bunlarla kimse ikna olmuyor. Mehrabian yanılıyor…
Bu nevi şahsına münhasır yarım ülkenin ey urup kalmış insanları! Siyasetin madeni sert sustaları fırlamış, gıcırtılı yatağında artık başım ağrıyor deyip, arkanızı dönüp uyuyamazsınız… Yok öyle bir şey! Kolay değil bu kadar basite indirgemek hayatı çünkü çevreden sesler yükseliyor, altımızdan yatak kaydı, ev yıkıldı yıkılıyor ve toprak kayması başladı… Uyumak isteseniz de bırakmıyor uyumayanlar! Çoktan fark edip sokaklara dökülmüşler, her şey size özel olmaktan çıkıyor. Bir başkasının özeli olmaya doğru yelken açıldı… Dalgalara kapılıp sürükleniyor bindiğiniz kayık. Ve kaptanın hâli duman… Yatağınızda uyurken tecavüze uğradığınızı söylemeye diliniz varmıyor… Kaç defa aynısı kalsın, kaç defa yama değil ki söküp atayım dedinizse, düşünmeyip yanlış tarttınız, o kadar hayal kırıklığı kondu terazinin öteki yanına. Sağlıksız çocuklar gibi yetiştiniz, her tokatta daha da bencil oldunuz, her para verildiğinde daha çok ister, daha çok harcar… Çocuğunuza verdiğiniz araba mezar oluyor ve nihayet satıldı gelecekteki ‘maşallahı’ da artık onun ne olduğunu görüp övünemeyeceksiniz... Verilen parlak giysileri giydiniz, adını kader koydunuz, kuş konduranların… Aklınız başınıza gelmedi.
İnsanoğlu değişir mi? Domuzun kuyruğu var ve teşneyseniz daha nice mazeret üretecekler sizi kandırmak için. Parayı veren düdüğü çalar diyenlerin hepsi parayı alacak, size de düdük çalmak kalacak yollarda… Hep kestirme arayacaksınız, hep ne bildiğin değil, kimi bildiğin en önemli olacak bu memlekette; çünkü güzel eğitildiniz, yüzde bilmem kaç ‘bale gudalya’ okumuşunuz var… Yerini ısıtmış uzun oturan; kimseye kaptırmıyor! Köprünün başındaki yolları tutmuşlar… Altından ne kadar su akarsa aksın, hep bedeli ödenecek attığınız yanlış adımın, kurunun yanında yaşlar da yanacak. Siz istediğiniz kadar protest müziğinizi açın sonuna kadar ve sandalye kapmaca oynamaya çalışın tekrardan, onlar bu kaleyi çoktan zaptetti…
İki taraftan sıkıştırıldık, odunlar arasındayız ve sırada şu meşhur mezar tahtası var güya başımıza değmeyen. Bu arada; değenler sayılmıyor… Bizi yakacaklar Ağustos’ta, elimiz mahkûm. Elektriğimiz ha koptu ha kopacak birbirimizden. ‘Çakmak Hasan kibrit Hüseyin’ kaldık çünkü ve cürmümüz kadar yer yakıyoruz artık… Mezarlarını önceden hazırlamayanlar kaybedecekler, her şey satılıyor... Mezarımı alsam diyorum! Aklıma eskiler geliyor, vazgeçiyorum… Sakın yaşarken mezar satın almayın derlerdi, nasıl zevk alabilir yaşadığından, bir çukur kadar hükmü kalır insanın, parmağını kıpırdatamaz artık, hiçbir şey için… Ama belli ki çoğumuz mezarlarımızı aldık. Her şeyin hesabını yapanlar bunun hesabını da yapmışlar ama bazen hesaplar tutmuyor… Mezarında çiçek eksik olmasın istiyor, duası eksik kalmasın ve en yakın yere gömülmek vs. Ama önce bakmak lazım sevgi biriktirebildik mi? Parayla pulla olmuyor. Ne kefenin cebi var, ne toprağın önemi. Eğer hoş bir seda bırakmışsanız gök kubbede, ‘kimdir be bunlar’ diye insanlar unutmuyor… İyiyseniz, yaptıklarınız karanfillerle, kötüyseniz küfürlerle döner size. Ve Allah rahmet eylesin diyerek başlar… Yaptığınız yanlışlarla doğrular. Öldükten sonra kalacak tek mirasınız, adam/kadın olup olmadığınız.
Kim ne isterse söylesin, yavaş yürümek lazımdı, mutluluğun yorgunluğuna asılarak… Her yokuşun başında terimizi silmeli, ha gayret deyip davranmalıydık. ‘Yavaş yürü sevgi değil cahilim aklım gider’ diyen o şarkıyı mırıldanırken ne söylediğinizi anlamak önemliydi, parayla yiyip içip, sarhoş olmadan… Ne kadar çabuk yürümüşüz ve ne kısa zamanda köşeyi dönmüşüz cahil savaşlarla! Ne ruhlarımız bize yetişti, ne de sevgililerimiz. Kıbrıslılığımız bile kaynadı gitti, artık eskisi gibi değiliz. Ne tevekkeliz, ne merhametli, ne de ekmeğimizi bölüşüyoruz biriyle. Her şeyi kendimize ayırmaya alıştık. En büyük elmayı kapıyoruz tabaktan, en büyük olmak istiyor, küçülüyoruz. Devrim bu ülkede kaybetti… Tüm evler boşaltıldı, kumara basıldı, torbadan zenginler ve fakirler çıktı önceki hayatlarına bakmadan ve ah yabana gitmedi, bizimle kaldı… Koyunlar dolaşıyor şimdi gül bahçelerinde ve tüm geleceğe ekilen fidanlar tükeniyor. Kazandıklarımız mezarımızı kazdı kazıyor… Saklanıyoruz içine, kimse bizi bulmasın, görmesin! Dünümüz ölmüş gömülmüşken, şimdi yarınlarımızdan da oluyoruz…
Yüksekten bakabilmek… Tüm başa gelip hoşa gitmeyenlere, havadan sudan değil, gerçekten, o düştüğümüz kuyudan ruhumuzu yükseltip çıkıp da yukarıdan bakabilmek hâlimize. Bir bakış açısı lazım ama bakamıyoruz. En üst kattakiler pencerelerimizi kapattılar, becerdiler ruhlarımızı, bozdular havasızlıktan, uçurganlarımızın ipini kopardılar dünyadan, bakan kör olduk tekrardan. Kırk senedir adam saydıklarımıza tekrar yüz verdik, astar da istediler onu da verdik, en sonunda başımıza çıktılar… Şimdi daraldıkça daralan alanlarda, güzellik mi, çirkinlik mi oynuyoruz… Ve bir bakıyoruz, çoğumuz çirkinmişiz…
Ah hallarım hallarım/ Yasemin kafalı Kıbrıslılarım/ Bir günlük ömür biçtim sizlere/ Dizilin ve asılın/Müdürün küçük kızı Maro/ Kıskançlık nakışı işlemiş/ Kız kardeşimin gözüne/Oyuncak dikiş makinesiyle/ Nasıl çıkmasın savaş…
Böyle basit bir şeyle savaş çıkar mı? Genelde sana bana göre incir çekirdeğini doldurmayan nedenler bir başkasına göre ne yazık ki çok önemli… Onun var da benim niye olmasın, benim neyim eksik diye sordukları zaman size, neyinizin eksik olduğu ortadadır. Yola çıkıp hak aramak için yürüyenlerin farklı mazrufları var; onlar ruhlarını doğruya mühürlemişler, benliklerine çizilmiş dövmeleri var, ölümüne çıkmıyor…
Siyasetin kavga-şer yatağının fay hattındayız ve bazılarımız deprem bekliyor sokağa fırlamak için… Devamlı başımız ağrıyor yapılanlardan… Ama arkamızı dönüp kendimizle uyumaktan… Çoğalamıyoruz.


Son yorumlar